16 Mayıs 2018 Çarşamba

FEN BİLİMLERİ DERSİNDE LABORATUVAR ÇALIŞMALARININ ÖNEMİ


“Bana balık vereceğine balık tutmasını öğret” demiş bir Çin atasözü. Bilgi çağının yaşandığı günümüz eğitim sisteminde de temel amaç, öğrencilere mevcut bilgileri aktarmaktan ziyade bilgiye ulaşma becerilerini kazandırmak olmalıdır. Bu da ezberden çok kavrayarak öğrenmeyi, bilgilerini, karşılaşılan yeni durumlarla ilgili problemlere uygulayabilme ve bilimsel yöntem süreci ile ilgili becerileri gerektirir. “Evettt! Sayfa 29’u oku bakalım oğlum”, “Herkes takip etsin, nerede kalmıştık kızım”, “Sayfa 25 ile 36 arasını ezberleyin” dönemi kapanalı çok oldu. 

Fen Bilimleri Öğretim Programı, sorgulayıcı öğrenme sayesinde öğrencilerin sadece fen dersini öğrenmekle kalmayıp aynı zamanda onların birer bilim insanı rolü oynamalarının ve farklı düşünme yollarını keşfetmelerinin mümkün olabileceğini vurgulamaktadır. İşte tam bu noktada sorgulayıcı öğrenme becerilerinin öğrencilere kazandırılabileceği ortamları sağlamada laboratuvar uygulamalarının önemi büyüktür. 

“Nasıl oluştu? Niye oluştu? Ne oluştu?” soruları bir problem şeklinde öğrenciler tarafından oluşturulmalı ve cevapları yine öğrenciler tarafından aranmalıdır. 

Fen eğitimcileri sorgulamaya dayalı laboratuvar uygulamalarıyla ilgili araştırmalarında öğrencilerin akademik fen başarılarında belirgin olarak artış olduğunu belirtmişlerdir. Geleneksel sınıflar içerisinde öğrencilerin dikkati kolaylıkla başka yöne sapabiliyorken, laboratuvar çalışmasının somut yaşantılara dayanan yapısı, öğrencilerin dikkatini yoğunlaştırmalarını sağlar. 40 dakika bir kişinin karşınızda sadece konuştuğunu düşünün, onu ne kadar dinleyebilirsiniz ki…  

Bizim uygulamalı çalışmalar yapmamızın temel amaçlarını paylaşacak olursak;
Öğrencilerin derse olan ilgilerini arttırmak ve onları güdülemek,
Laboratuvar becerilerini öğretmek,
Bilimsel bilgi öğrenmelerini ilerletmek,
Bilimsel yöntem hakkında bir iç görü kazanmalarını sağlamak ve bilimsel yöntem kullanımındaki uzmanlaşmayı ilerletmek,
Açık fikirlilik, nesnellik gibi bazı bilimsel tutumları geliştirmek.


Fen Bilimleri dersinin hayatla bu kadar iç içe olması onun kolay anlaşılabilir bir ders olduğunu gösterir. Ancak soyut kavramların zorluk yarattığını ve kitapla, kalemle, yazıyla sınırlı kalınmaması gerektiğini, tüm bu gelişmelerin denenebilir bir şekilde göz önünde canlandırılmasıyla daha anlaşılır hale geleceğini unutmamak gerekir. 

Newton ya da Arşimet’in hikâyelerini okuyacak olursanız, göreceksiniz ki deneyler ve gözlemler ilerleme sağlar. Hayatımıza yön veren tüm bilimsel gelişmelerin arkasında bir dizi deney vardır. Bu sebeple biz, derslerimizde laboratuvar çalışmalarından sıkça faydalanmayı tercih ediyoruz.

İlkay Paçuloğlu, KAYI Okulları Fen Bilimleri Öğretmeni 

Kaynaklar
*Yıldız, E., 2004. Farklı Deney Teknikleriyle Fen Öğretimi, Dokuz Eylül Üniversitesi
*TAŞKOYAN, S., 2008. Fen Ve Teknoloji Öğretiminde Sorgulayıcı Öğrenme Stratejilerinin Öğrencilerin Sorgulayıcı Öğrenme Becerileri, Akademik Başarıları ve Tutumları Üzerindeki Etkisi, Dokuz Eylül Üniversitesi
*Akgün, Ö., 2010. Öğretmen Adaylarının Fen Ve Teknoloji Laboratuvarına İlişkin Görüşleri ve Bilim Okur-Yazarlığı, Fırat Üniversitesi

ÇOCUKLARIN TEKNOLOJİ KULLANIMINA BAKIŞIMIZ, İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ ÇAĞDAN YOLA ÇIKARAK GERÇEKÇİ VE MAKUL OLMALI.



“Teknolojinin günlük yaşamın organik bir parçası olduğu günümüzde, çocukların tablet ve bilgisayar kullanımı ile ilgili kalıplaşmış yargılarımızı yeniden gözden geçirmeliyiz. Çünkü geleceğin büyülü teknolojisini, bugün tabletlerinde oyun oynayan çocuklar inşa edecek.” 
KAYI Okulları Genel Müdürü Deniz Demirtaş paylaşımında, anne babaların, çocukların teknoloji kullanımına ilişkin yargılarına dikkat çekiyor. 

Teknoloji her çağda yenileyici ve değiştirici bir güce sahip oldu. Bir yandan pozitif bilimleri geliştirdi, diğer yandan da toplumsal hayata ve bireysel yaşamlarımıza etki etti. Rutinlerimiz ve alışkanlıklarımız üzerinde de belirleyici oldu; güncelleyici, değiştirici, vazgeçirici ya da yenilerini kazandırıcı bir güç olarak karşımıza çıktı. 

Kişisel tarihimizde, bazı teknolojilerin tabanda standart haline geldiği bir dünyaya gözlerimizi açmışken, bazı teknolojik ürünler de zamanla hayatımıza girdi. 20. yüzyılın son çeyreğinde, 80’li yılların ortalarında yeni bir teknolojik ürün olan kişisel bilgisayarlar evlerimize girmeye başladığında, daha eski bir teknoloji olan televizyon her evin salonunda çoktan yerini almış, her yaştan insanın karşısında zaman geçirmekten hoşlandığı bir eğlence aracı olmuştu. Tıpkı ondan yıllar önce hayatımıza giren ve bizden önceki kuşakları büyüleyen sinema gibi…

Evin diğer mekânlarında da dönemin teknolojisini yansıtan başka cihazlar bulunuyordu. Tam otomatik çamaşır makineleri, buharlı ütüler, küçük ev aletleri, video, elektronik tartılar… Teknoloji gelişirken, teknolojiye sahip olma istediğimiz de gün geçtikçe arttı. İstiyorduk; çünkü teknoloji işimizi kolaylaştırıyordu; hızımızı arttırıyor, bize zaman kazandırıyordu. Üstelik kazandırdığı zamanı da daha eğlenceli geçirmemizi sağlıyordu. O yıllarda, geleceğin kurgulandığı filmlerde gördüğümüz ileri teknolojileri de hayal eder, geleceği iple çeker olmuştuk: Aynı zamanda telefon olarak kullanılabilen kol saatleri, elde tutulan ama haberleri kendiliğinden güncellenen gazeteler, konuşan otomobiller… Teknoloji, hayatımızın ayrılmaz bir parçası olacak gibi duruyordu.
İşte şimdi bu oldu.
Her insan, sınırları içinde doğduğu çağa aittir. İnsanın nasıl bir birey olacağını kendi özünden gelen yapı taşları ile birlikte çevre belirler. Zamanın ruhundan bağımsız hareket etme imkânı olmayan yakın ve uzak, iç ve dış çevreler, yönelimlerimizle birleşerek bizi şekillendirir. 

Bir iletişim aracı olarak kullandığımız, temel işlevi uzak iki kişi arasında konuşmayı sağlamak olan telefonu belki de artık en az bu işlev için kullanıyoruz. Onunla mesaj yazıyor, fotoğraf çekiyor ve paylaşıyor, kitlesel ya da bireysel medyaların paylaşımlarını görüyor ve onlarla iletişime geçiyor, uçak bileti alıyor, fatura ödüyor, otel rezervasyonu yapıyoruz. Günün her dakikasında elimize aldığımız bir cihaz olmanın ötesinde, organik olmayan, organik bir parçamız artık akıllı telefonlar. Hayatımızın önemli bir parçası. Telefon etmek için ankesör aramıyor, yazılı iletişim için mektup yazmıyor, gelişmeleri öğrenmek için ertesi günün gazetesini beklemiyor, bilet almak için havayolu şirketinin ofisine; oda kiralamak için de otele gitmiyor veya telefon etmiyoruz. Aslına bakarsanız, tıpkı eskiden olduğu gibi bunlar bir alternatif olarak hâlâ bir kenarda duruyor. Tabii vakit kaybetmek isteyenler için… 

Bizi etkileyen ve şekillendiren çevre, yetişkinler için nasılsa çocuklar için de öyle bir etkiye sahip. Zamanın ruhu, çocuklar için de aynı biçimde çalışıyor. Doğuştan sahip olduğumuz alıcılar, “çevresel koşullara uyum gösterme becerisi” olarak da tanımlayabileceğimiz zekâyı harekete geçiriyor ve zamana uyumlanıyoruz. Çocuklardaki alıcıların çekim gücü, biz yetişkinlerinkilere göre daha da yüksek. Bu yüzden de yeniliği kabullenme, ona uyum sağlama ve onu kullanma becerisi, çocuklarda yetişkinlere göre daha gelişmiş.

Önümüzdeki 30 yılda hayatımıza, bugünkü benzerlerine göre çok daha gelişmiş teknolojik cihazlar girecek. Kullanıcı dostu olmaları; sunacakları kullanım kolaylıklarının yanı sıra, biçimsel olarak da insandan izler taşımalarından kaynaklanacak. Evet, onlara “robotlar” diyeceğiz. Yapmayı, zaman ve emek kaybı olarak yorumladığımız işlerimizi yapacak, tıpkı şimdiki akıllı telefon uygulamaları gibi bize hizmet edecekler. Bu teknolojiyi kim geliştirecek dersiniz? Şu an, tabletle biraz daha zaman geçirmek için biz yetişkinleri ikna etmek zorunda kalan çocuklar. Bugün yoğun okul günlerinin ardından biraz soluklanmak ve eğlenmek için açtıkları bilgisayarların daha ileri biçimlerini gelecekte üretecek olanlar, onlar. 
Çocukluk yaşantılarımızı zenginleştiren oyunlardır. Çocukluğumuzda ne kadar çok oyun oynamışsak, o kadar çok denemiş ve yaşama ilişkin beceri kazanmış oluyoruz. 
Yaşam pratiğinde süreç nasıl işliyorsa, teknoloji deneyimlerimizde de aynısı oluyor. Orada da önce oyunla başlıyoruz. 

Öte yandan her oyun bir yandan bizi beslerken bir yandan da bize efor sarf ettiriyor, yoruyor. Dinlenme, beslenme gibi ihtiyaçlar ortaya çıkıyor. 
Çocukluktan ergenliğe, tercih edilen teknolojik ürünler ağırlıklı olarak, bilgisayarlar ve tabletler/akıllı telefonlar. Elbette bu cihazlar tek başına bir işe yaramıyor, onların kullanılabilir olmasını sağlayan programlar ve uygulamalar var. Tercih edilen uygulamaların türüne baktığımızda küçük yaşlarda bireysel oynanan oyunlar, yaş büyüdükçe online oyunlar, fotoğraflı sosyal medyalar, yazılı sosyal medya mecraları olduğunu görüyoruz.

Bunlarla geçirilen zamanın, belli bir noktaya kadar dinlendirici ve eğlendirici, belli bir süreden sonra da yorucu ve yıkıcı olduğunu biliyoruz. Bu bakımdan kullanma süresini doğru ayarlamak gerekiyor. Teknolojiyi kullanabilme becerisinin, kazanılması ve sürdürülmesi gereken bir beceri olduğu gerçeğini yadsımadan beslenmemiz gereken başka kanallar olduğunu da unutmamak gerek. Aile üyeleri, arkadaşlar, kitaplar, akademik uğraşlar; bu kanalların kanlı canlı olanlarından. Üstelik teknoloji hayatımıza bu kadar yoğun girmeden önce, kullanışlı oldukları pek çok kez test edilmiş enstrümanlar bunlar.  

Teknolojiyi çocuklarımızın yaşamına doğru bir şekilde entegre etmeyi öğrenmeliyiz. Bu anlamda ortak geçerliliği olan bir reçeteden söz edemeyiz. 

Nasıl ki her çocuk farklı biçim ve sürede öğreniyorsa, teknoloji kaynaklı oyun ve eğlence konusunda alt ve üst sınırını belirlerken yine çocuğa göre hareket etmek gerekiyor. 

Çocukların teknolojiyi sadece tüketim malzemesi olarak kullanmaması, üretim tarafında da olmaları, onları daha özgüvenli kılarken, içlerindeki yaratma enerjisini dönüştürebildikleri ölçüde kendilerini daha mutlu hissetmelerini sağlıyor. Geleceğin dili olarak tanımlanan ve dijitalleşen hayatta dünyadaki olup biteni anlama adına kodlama ile çocuklarımızın erken yaşta tanışması da algoritmik düşünme ve problem çözme becerilerini geliştirmeleri, bir işi sıraya koymayı, sıralanan işi tekrarlamayı, o işle ilgili fonksiyonlar üretme beceresi edinmelerini açısından değer taşıyor. Bunun yanı sıra teknolojiye ebeveynlerin kontrolünde, güvenli kişisel ortamdan dünyaya açılan bir keşif kapısı olarak bakmak da çok yanlış olmayacaktır. 

Özellikle erken çocukluk döneminde yoğun teknoloji kullanımı, zayıf çocuk- ebeveyn ilişkisinin yaygınlaşmasına yol açabiliyor. Bunun devamında zayıf akran ilişkileri ve etkileşim temelli sorunlar bunları izleyebiliyor. Bu açıdan sosyal medya kullanımı ve online olarak oynanan oyunlar sırasında çocuklarımızın güvenliğini sağlamak, kendi güvenliklerini sağlayabilmeleri hususunda onları bilgilendirmek bedensel ve ruhsal sağlığın korunması için büyük önem taşıyor.


Bu konuda şu adımları izleyebiliriz:
Telefon, tablet ve bilgisayarla olan kendi ilişkimizi gözden geçirmek doğru bir ilk adım olacaktır.  Örneğin akşamları işten gelen anne-babalar olarak evdeki vaktimizin ne kadarını bu cihazlarla geçirdiğimiz konusunda bir öz eleştiri yapabiliriz.
Başta bilgisayar ve tablet olmak üzere teknolojik aletleri kullanma konusunda yasaklayıcı değil yönlendirici bir tutum sergileyerek, çocuklara yararlı kullanımı öğretebiliriz.
Bilgisayarın üretim ve fayda amaçlı kullanımı için çocuklarımızla birlikte çalışmalar yapabiliriz.  Araştırmalar yapmak, bu araştırmaların sonunda öğrenilenlerin paylaşmak, öğretici ve geliştirici uygulamalar indirmek ve bu uygulamaları birlikte kullanmak, iyi birer seçim olacaktır. 
Televizyon ya da başka bir cihaz çevremizde olmadan birlikte oyun oynamak, etkinliklere katılmak, yarışmalar yapmak hem çocuklarda aileye olan aidiyeti geliştirecek, hem de iyi vakit geçirmenin başka yolları da olduğu bilincini geliştirmelerini kolaylaştıracaktır.
Açık hava oyunları, spor ya da bir müzik enstrümanı çalma konusundaki yönlendirmelerimiz, gerçek hayattaki beğen butonunu kullanmalarını sağlayacaktır. 
Kabul edelim ki teknoloji gün geçtikçe hayatımızdaki etkisini arttıracak. Bu yüzden onu reddetmekten veya çocuklarımız tarafından kabul görmeyecek düzeyde sınırlandırmaktansa, geleceğin teknolojisini bugünün çocuklarının, şimdiki deneyimlerinden de yola çıkarak inşa edeceğini unutmadan eğlenme-öğrenme ve üretme dengesini kurma yolunda çalışalım.  

Öğrencilerimize teknoloji kullanımı konusunda rehberlik ederken katı yargılar içeren nasihat verici bir tutum takınmaktansa deneyimlerimizi ve düşüncelerimizi paylaşma yoluna gitmeliyiz:
Okul yaşamının başlamasıyla birlikte, çocuklar eğitim teknolojileriyle de tanışıyor. Teknolojinin akademik beceri gelişiminde bir araç olabileceğini deneyimleme fırsatı buluyorlar. Ders tasarımlarında eğlenceli uygulamalara yer verilmesi, sürece online uygulamaların dahil edilmesi, öğrenme ortamını zenginleştirecektir. Öğretmenlerin, teknolojinin doğru kullanımı konusunda nasihat niteliği taşımayan, hayattan izler içeren paylaşımlarda bulunmaları, çocuklar üzerinde bu anlamda geliştirici olacaktır. 

“ÇOCUKLARIN ÖZGÜR VE YARATICI BAKIŞ AÇILARI BENİM ESERLERİM İÇİN DE BİR İLHAM KAYNAĞI…”


Kısa süre önce Hindistan’da “Unity of Being” adlı uluslararası solo sergisini sanatseverlerle buluşturan ressam, sanat eğitimcisi ve atelierista Pelin Yazar; hayatının izdüşümü olan sanat çalışmalarına çocukların ilham kaynağı olduğunu belirtiyor. “Çocuklar; soru sormayı, denemeyi, keşfetmeyi, öğrenmeyi, kendini sanatla ifade etmeyi severler. Sanatçılar da öyle.” diyen eğitmen-sanatçı; hayatın tüm dinamiklerini içerisinde barındıran, öğrenmenin kalbi atölyelerde çocuklarla birlikte keşfetmenin ve üretmenin mutluluğunu yaşıyor. 

Neden Hindistan’da kişisel sergi açmayı tercih ettiniz?
Hindistan'da bulunan Gandhi Sanat Galerisinden aldığım teklif ve Kanada’nın vermiş olduğu sanat desteği ile bir yılı aşkın süredir üzerinde çalıştığım “Unity of Being” adlı solo sergimi New Delhi'de sanatseverlerle buluşturdum.
Serginin konusu nedir? Sergiye gösterilen ilgi sizi memnun etti mi?
"The Unity of Being" adlı solo sergimde yer alan kişisel sanat eserlerimi doğadan ve günlük yaşamın olağan hallerinden esinlenerek oluşturdum ve eserlerime doğaya olan sevgi ve saygımı yansıtmaya çalıştım. Dünya üzerindeki kültürlerin zenginliği, her şeyin bir şekilde birbiri ile bağlantıda olması ve bu bağlantının aslında birliği oluşturması etkilendiğim temel düşünceydi. Bu düşünceye ve "palyaço" sembolüne dünya sahnesinde nasıl rol aldığımızı göstermek için bir araç olarak eserlerimde yer verdim. New Delhili sanatseverler sergime oldukça ilgi gösterdiler, eserlerimle ilgili sorular sordular ve düşüncelerini paylaştılar. 
Hindistan’ı nasıl buldunuz, gezme şansınız oldu mu?
Hindistan görmek istediğim ülkelerin başında geliyordu. Tarihi, coğrafyası, mimarisi, geleneksel el sanatları, müziği, dansı, sineması ve mutfağı ile fazlasıyla ilgimi çekiyordu. Oraya gittiğimde bizim kültürümüze yakın değerler gördüm. Mesela Türklerin misafirperverliği ve kuvvetli aile bağları orada da var. Sergime gelen ve tanıdığım pek çok kişi evlerinde yemek yapıp beni ağırlamak istediler.
İki hafta boyunca bu kültürün içerisinde yaşamak, tecrübe sahibi olmak, gözlem yapmak, sanatsal yaşamıma oldukça katkıda bulundu. Sanatçıların atölyelerine ve sergilerine gitme şansım oldu. Ortak proje ve planlama çalışmalarımız oldu. Meslektaşlarımla aynı heyecanı duymak, farklılıklarımıza rağmen sağlam iletişim kurmak, bana vermiş oldukları destek beni çok duygulandırdı. Hindistan’daki doğa, konuşulan diller, kıyafetlerdeki renkler, gözlerinin içi gülen çocuklar, farklılıklardan ve zıtlıklardan oluşan bu “harmony” beni gerçekten etkiledi diyebilirim.
İstanbul’da hangi çalışmaları yürütüyorsunuz?  
20 yıla yakın bir süre Kuzey Amerika'da yaşadıktan sonra İstanbul'a yerleştim. Aslında Montreal-İstanbul hattında seyahatlerim ve sergilerim devam ediyor. 26 Şubat - 9 Mart arasında Londra’da La Galleria Pall’de düzenlenecek karma sergiye katılarak 'Nocturne' serisinden 4 tane resmimi sergiledim. Kanada’da galerie 5 continents’da beni ve diğer üç ressamı temsil eden çalışmalarımla 15- 18 Mart’ta Ankara’da düzenlenen ARTAnkara 4. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı’nda yer aldım.
İstanbul'a dönüş yaptığımda Kuzey Amerika'da edindiğim görsel sanatlar alanındaki eğitimcilik tecrübemi kullanmak istedim. Bu isteğim beni KAYI Okulları ile karşılaştırdı. KAYI Okulları bünyesinde Atelierista olarak çocuklarla iç içe bir ortamda çalışmalarımı sürdürüyorum. Çalıştığım kurum İstanbul'da Reggio Emillio yaklaşımını ciddiyetle uygulayan bir okul. İtalya’da Reggio Emila yaklaşımı ve uygulamaları üzerine düzenlenen eğitimlere düzenli olarak katılan, başta Genel Müdürümüz Deniz Demirtaş, Reggio Eğitim Koordinatörümüz Ayşegül Esener Soysal, Anaokulu Koordinatörümüz Pınar Atabarut Tutal olmak üzere ahenk içinde çalışan, birbirine destek olan akademik donanım açısından güçlü bir ekip içerisinde yer alıyorum. 


Atelierista olarak yürüttüğünüz bu programın farklı olan yanları nelerdir?
Öğrencilerin her yaşta kendilerini ifade etmelerini sağlayan tam donanımlı sanat ve zanaat atölyelerimiz bulunuyor. Çocuğun farklı ifade dillerini kullanabileceği sonsuz fırsatlar sunan, ilgi çekici, merak ve heyecan uyandıran çalışma ortamları olarak düzenlediğimiz STEM, Görsel Sanatlar, Marangoz ve Maker, Yağlı Boya, Heykel ve Seramik, Işık, Dijital, Mutfak, Yaşayan Organizmalar, Teknik Çizim Atölyeleri tüm öğrencilerimizin ve öğretmenlerimizin kulüp ve eğitim çalışmalarını yürütmeleri için tasarlandı. Aslında bu atölyelerle eğitimi sınıf dışına taşıyoruz. Tasarladığımız farklı eğitimsel mekanlarla klasik eğitim metotları yerine eğitim modelimizin temelini yaratıcılık üzerine kuruyoruz. Atölyelerimiz ile öğrenmeleri birer deneyime dönüştürüyoruz. Gerçek hayatta olduğu gibi disiplinler arası duvarları kaldırarak, tüm branşların iç içe geçtiği bütünsel bir yaklaşımla eğitim sürecimizi yürütüyoruz. 
Atelierista kimdir, neler yapar? Resim öğretmeni ile Atelierista arasındaki fark nedir? 
Öğretmen müfredatı öğretir hazır olan programı uygular. Atelierista ise öğrenme laboratuvarı dediğimiz atölyelerde öğretmenlere destek olarak projelerde çalışır. Müfredatın merkezi öğrencinin sorusu ve ondan doğan hipotezdir. Çocuklar atölyelerde farklı ve küçük gruplarda çalışırlar. Örneğin üç öğrenci çizim yapıyorsa diğer beş kişilik grup konuyu üç boyutla ifade eder. Bir başka değişle Atelierista öğrencilerin kendilerini yansıtmak için 100’den fazla farklı dil kullanmaları için teşvik eder.
Çocuğun 100 dili ifadesini açıklayabilir misiniz? Bu yaklaşım neden önemli sizce? 
Reggio Emilia Yaklaşımının pedagojik bakış açısını oluşturan Loris Malaguzzi'nin “Çocuğun 100 Dili” ifadesi anaokulundan yüksek öğrenime kadar benimsediğimiz eğitim anlayışımızın temelini oluşturuyor. Çocuklarımız kendini ifade etmekte 100'den fazla dili kullanarak projeler, atölyeler ve sanat çalışmaları ile yaratıcı potansiyellerini ortaya çıkarıyorlar. Projelerinde çizgi, resim, drama, müzik, dans, fotoğraf, heykel, şiir, animasyon, video ve sanat dillerini kullanan çocuklar merak ettikleri konuları deneyerek, yaşayarak öğreniyorlar. Farklı sanat dilleriyle kendilerini ifade eden öğrenciler, ezbere dayalı olmadığı için severek öğreniyorlar. Öğrendikleri konular arasında bağlantı kurabiliyorlar. Okul ortamında kendilerini, yeteneklerini keşfeden çocuklar, seslerini duyurmak için birçok seçenek olduğunun farkına vararak üretmenin mutluluğunu yaşıyorlar. Bu mutluluğun bir parçası olmak, benim için önemli bir gurur ve heyecan kaynağı…
Sanat eğitimcisi olarak bir okulda çalışmak, sanat anlayışınızı nasıl şekillendiriyor?
Çocuklarla sanat atölyelerinde 20 yıldan fazla süredir çalışıyorum. Amerika’da farklı eyaletlerde atölye dersleri verdim ama özellikle kendimi Sanat Eğitimi alanında geliştirdiğim yer Chicago oldu. Montreal’de uzun yıllar okullarda sanat programlarının atölyelerinde gençlere, yetişkinlere ve yaşlılara Plastik Sanatlar eğitimi verdim. Ama bana en zevkli gelen küçük yaş grubundaki çocuklarla çalışmak oldu. Çocuklar soru sormayı, denemeyi, keşfetmeyi, öğrenmeyi, kendini sanatla ifade etmeyi severler. Sanatçılar da öyle. O yüzden onlarla olmak beni zinde tutan sorularına cevap vermek, onlarla bilgilerimi paylaşmak ve onlarla öğrenmek paha biçilemez… Anaokulu ve ilkokul çocukları ile bir arada olmak, onların özgür ve yaratıcı bakış açıları benim eserlerim için de bir ilham kaynağı…
Bir sanatçı olarak çocuklara hangi farklı bakış açılarını kattığınızı düşünüyorsunuz?
Sanatçı olmak iç disiplin gerektiren bir meslektir. Yeteneğin yanı sıra sürekli çalışmak, tutku duymak, sevmek ve inanmak önemlidir. Çocuklara sanatçının içinde yaşadığı bu yoğunluğu hissettirmeye, onların hayal güçlerini kullanmalarına, hayata gelirken içlerinde taşıdıkları potansiyellerini açığa çıkarmalarına ve yeteneklerini keşfetmelerine yardımcı olmaya, kullanabilecekleri sanatsal teknikleri göstermeye çalışıyorum. Problem çözme, hatalardan ders alma, öğrenmeyi deneme, yaşayarak öğrenme, kendini keşfetme, özgüven, özsaygı ve sevgi duyma… Atölyelerimizdeki tüm projelerde çocuklarımıza bu temel kazanım ve tutumları aktarmaya çalışıyorum.


Sizce çocuklarda sanat eğitimi kaç yaşında ve nasıl başlamalı?
Beyindeki nöronlar arasındaki snaps bağlantılarının sayısı 0-3 yaş arasında zirve noktasına ulaştıktan sonra bu sayı, yaş arttıkça azalmaya başlıyor. 3-7 yaş arasındaki dönem, öğrenmenin en hızlı olduğu dönem, o nedenle bu dönemi çok iyi değerlendirmek, çocuklara öğrenme deneyimleri açısından zengin bir ortam sunmak gerekiyor. Bu zenginlikte sanat çalışmaları önemli bir yer tutuyor ama 3 yaşından itibaren doğru bir anaokulu eğitimi ile devreye girmek gerekiyor. Bu eğitimin çocukların 100’den fazla dili kullanarak kendilerini ifade edebileceği özgün ve yaratıcı bir kapsamı olması gerekiyor. Sadece sanat değil, hayatın tüm dinamiklerini içerisinde barındıran bir eğitim çocuğun hem sosyal hem de akademik başarısını, aynı zamanda kendini mutlu hissetmesini sağlayacaktır.



14 Şubat 2018 Çarşamba

DOĞRU VE SAĞLIKLI BESLENMEK NEDEN ÖNEMLİ?


Eğitim sadece akademik bilgi yüklemesi değildir. Çocuklara sofrada nasıl oturmaları, nasıl çatal ve bıçak kullanmaları gerektiği, hangi yiyecekleri tercih etmeleri gerektiği de öğretilmelidir. Ailede başlayıp, okulda ve sosyal çevrelerde devam eden bu süreçte çocuklara nasıl yaklaşılmalı? Beslenme konusunda özellikle erken çocukluk döneminde neler yapılmalı? 

Tüm alışkanlıklar gibi sağlıklı beslenme alışkanlıkları da küçük yaşta kazanılarak yaşam boyu süren bir davranış biçimine dönüşüyor. Bu açıdan çocukların temel karakterini şekillendiren aile ve sonrasında okul ortamı çocukların doğru beslenme alışkanlıkları edinebilecekleri temel sosyal alanlardır.

Aile ve okul nasıl çocuğa yaklaşmalı?
Çocukların, özellikle 2-6 yaş arasındaki dönemde düzenli beslenme alışkanlığı kazanmaları büyük önem taşıyor. Bu açıdan çocuklara beslenme konusunda iyi örnek olunması, doğru besin seçiminin neden önemli olduğunun anlatılması gerekiyor.

Doğru ve sağlıklı beslenmenin çocuklara zihinsel, bedensel, ruhsal birçok katkı sağlayacağını, dengeli beslenen kişilerin sık sık hastalanmayacağını, besinlerden aldıkları güçle hastalıklara karşı dirençli olacaklarını, vücut gelişimlerinin normal düzeyde seyredeceğini çocukların anlayacağı ifadelerle aktarmak yarar sağlıyor. Bu açıdan çocuklara doğru beslenme ile sadece bedensel değil, zihinsel zindelik kazanılabilecekleri, düşünme ve kavrama yeteneklerinin artacağı, güçlü bir hafızaya sahip olabilecekleri anlatılabilir. Sağlıklı olmak için tek çeşit beslenmenin yeterli olmadığının anlatılmasının yanı sıra her gün dört temel yiyecek grubundan çeşitli yiyecekler küçük porsiyonlarda sunularak bu yaklaşım desteklenebilir.  

Besin değeri yüksek gıdaların tercih edilmesi, tadı beğenilmeyen besinlerin damak tadına daha uygun lezzetlerle tatlandırılması ve ilgilerini çekecek tasarımlarla onlara sunulması yararlı olacaktır. Belirlenen öğün saatlerinde yemek yenmesi çocukların sofra düzenine alışmalarını kolaylaştıracaktır. Çocukla birlikte masaya oturmak, birlikte mutfakta yemek hazırlamak, sofrayı birlikte kurmak ve kaldırmak doğru yemek yeme alışkanlıklarının gelişmesi için olumlu bir ilerleme kazanılmasını sağlayacaktır.    

Doğru ve sağlıklı beslenmek neden önemli?
Erken çocukluk döneminde doğru beslenme alışkanlıkları edinilmediğinde çocukluk ve ergenlik döneminde görülen obezite oranında artış görülüyor. Uluslararası Obezite Komisyon Raporu'nda dünya çapında 5-17 yaş arası her 10 çocuktan birinin fazla kilolu ya da obez olduğu bildiriliyor. Çocukluk çağında başlayan şişmanlığın, erişkin yaşlarda devam ettiğine ilişkin birçok çalışma bulunuyor. Yapılan çalışmalar, yetersiz ve dengesiz beslenen çocukların dikkat sürelerinin kısaldığı, algılamalarının azaldığı, öğrenmede güçlük ve davranış bozuklukları çektikleri, okulda devamsızlık sürelerinin uzadığı ve okul başarılarının düşük olduğunu da ortaya koyuyor.

Okullarda neler yapılabilir?
Erken çocukluk döneminde okulla tanışan çocukların okul ortamında da sağlık beslenme alışkanlıkları geliştirebilecekleri bir yaklaşımla eğitim almaları evde edindikleri alışkanlıkların pekişmesini sağlayacaktır. KAYI Okullarında uygulanan Sağlıklı Beslenme Programı kapsamında çocuklar öncelikle vücutlarının yapısını, organlarının görevlerini eğlenceli bir aplikasyonla öğrenmeleri sağlanıyor. Çocukların vücutlarına iyi bakmak için hangi besinleri daha çok tüketmeleri gerektiğini kendilerinin keşfetmesine yönelik hikayeler anlatılıyor, oyunlar oynanarak çocuğun dünyasına uygun bir dilde bilgiler aktarılıyor. Çocuğun aktif olarak katıldığı Mutfak Atölyesi çalışmalarında meyve ve sebzeleri kullanarak kendi tasarımlarını oluşturmaları, meyve suları yapmaları, kendi salatalarını hazırlamaları sağlanıyor.

Tüm öğrenciler aynı anda kahvaltı ve öğle yemeğine oturarak tabaklarına istedikleri yiyecekleri istedikleri oranda alıyor, sevmedikleri bir yiyecek olsa da tadına bakmaları yönünde teşvik ediliyorlar. Öğretmenleri eşliğinde yemek yerken sofra kurallarını öğrenerek, çatal ve bıçak kullanımı konusunda el becerilerini geliştirme imkanı bulabiliyorlar.

Öğle yemeği sonrasında sunulan ikindi ikramı dağıtımından her gün farklı bir öğrencinin sorumlu olması ve arkadaşlarına o günün ikindi ikramını takdim etmesi sağlanıyor. Öğrenciler ikindilerini kendi hazırladıkları servislerin üzerine koyarak hep birlikte “afiyet olsun” diyerek yemeğe başlıyorlar.

Slow Food bilinci gelişiyor
Hızlı, ayaküstü yemek alışkanlığına alternatif olarak, geleneksel ve yerel yemekleri, yeme biçimlerini, yerel ekosistemlerin özelliklerini korumayı, adil tarım ve gastronomi eğitimini teşvik eden uluslararası bir program olan Yavaş Yemek veya uluslararası ifadesiyle Slow Food, KAYI Okullarında çocuklarda sağlık beslenme alışkanlıklarının gelişmesi açısından önemli bir proje olarak yürütülüyor. Proje dahilinde ilk olarak “Orto in Condotta- Okuldaki Tarlam” ve “Mensa Che Pensa-Düşünen Yemekhane” programları KAYI Okullarında uygulamaya koyularak okul bahçesinde gerçekleştirilen doğal tarım faaliyetleri ile tohumdan,  fidana,  çapalamadan,  sulamaya,  gübreden hasada farklı beceriler edinen öğrenciler; organik çiftçilik, tat eğitimi, yerel biyo-çeşitliliğin korunması, tohum bankalarının oluşturulması iyi yiyecek ve beslenme konusunda yaşayarak öğrenme yaklaşımıyla farkındalık kazanarak uluslararası hareketin bir parçası oluyorlar.


OKULA TEKRAR NASIL UYUM SAĞLAMALI?


2017-2018 eğitim öğretim yılına 15 gün ara veren öğrenciler, yarıyıl tatili sonrasında okula tekrar uyum sağlamak konusunda sıkıntı yaşayabiliyorlar. Çocukların okula dönerken yaşadığı kaygılar, kimi zaman uzmanlar eşliğinde incelenmesi gereken daha temel sorunları işaret etse de, okula dönüşü üstesinden kolaylıkla gelinebilecek bir uyum süreci olarak kabul etmek gerekiyor. Çocukların her gün yeni bir şeyler öğrenmenin keyfini yaşadıkları, eğlendikleri, mutlu ve değerli olduklarını hissettikleri bir eğitim ortamında okula daha kolay uyum sağladıklarını belirten KAYI Okulları Genel Müdürü Deniz Demirtaş, bu süreci çok daha sancısız geçirmek isteyen aileler için önerilerini paylaşıyor.

Tatil sonrası okula uyum, 15 gün gibi kısa bir sürede değişen günlük alışkanlıklar nedeniyle kimi öğrenciler için oldukça zor bir geçiş dönemi olabiliyor. Çocukların sorumluluklarının çok az olduğu, geziler ve eğlenceler ile dolu, aileyle daha çok vakit geçirdikleri, kendilerini özgür hissettikleri bu dönemden tekrar okul kuralları ile çevrelendikleri bir ortama ve yoğun bir tempoya adım atmak istememelerini ebeveynlerin ve eğitmenlerin olağan karşılaması gerekiyor. Bu açıdan öncelikle çocuğa sunulan eğitim ortamının çocuğa hitap etmesi, onun hayal dünyasını kısıtlamayan, farklı ifade dillerini kullanabileceği ve yaratıcılığını sergileyebileceği atölyelerle zenginleştirilmiş olması önem taşıyor. Okul ortamında öğrenmekten keyif alan, kendi projelerini kendisi üreten ve geliştiren, kendi yeteneklerini keşfeden çocukların tatil sonrası okula çok daha kolay uyum sağladıkları, okula yeniden dönme kaygısını yaşamadıkları gözlemleniyor. Kendilerini rahatlıkla okulda ifade edebilen çocuklar, kendilerini çok daha mutlu ve değerli hissederken, hem sosyal hem de akademik anlamda daha fazla başarı elde edebiliyorlar.

Okulun sağlaması gereken bu koşullara paralel olarak ebeveynlerin de okul ile aynı çizgide sergileyeceği ortak yaklaşımlar özellikle okul öncesi, hazırlık, ilkokul dönemlerinde daha sık karşılaşılan, tatil dönüşü okula uyum temelli sorunların azalmasını sağlayacaktır. Çocuklarımızın dünyalarında büyük yer kaplayan yeniden okula başlama kaygısını azaltmak, tatil sonrası okula uyum sürecinde onların yanında olabilmek için nasıl bir yaklaşım izleyebiliriz?
· Okula uyum, evde başlar. Uzun bir tatil sonrası evde tekrar düzenli bir yaşamın başlaması kilit noktadır. Bu açıdan aileler teknolojik aletlerin kullanım süresini, ders çalışma, uyku saati gibi zamanlamaları öncelikle düzenlemelidir.
· Tatil döneminde yapılan sanat, spor, bilim aktiviteleri, geziler, hobi atölyeleri gibi etkinliklerin okul döneminde de sürdürülmesi çocukların tatil ve okul süreçleri arasındaki geçişi daha hafif yaşamalarını sağlayacaktır.
· Eğitmenler ve ebeveynler olarak çocuklarımızın zayıf yanları yerine güçlü özellikleri üzerinde durarak onları bu alanlarda cesaretlendirmemiz, çocuklarımızın kendilerine daha fazla güven duymalarını sağlayarak geçiş dönemi kaygılarını azaltacaktır.
· Okula yeniden uyum sürecinde çocuğunuzla, okul ve öğretmenleriyle ilgili olumlu yorumlarınızı, okulun güvenli ve eğlenceli bir yer olduğuna dair inancınızı paylaşmanız uyum sürecini kolaylaştıracaktır.
· Okulda yeni dönemde yapılacak aktiviteler üzerine sohbet etmeniz, okulu daha çekici hale getirerek, çocukların arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle yeniden bir araya gelme isteğini arttıracaktır.
· Okula uyum sürecinde yaşanabilen baş ağrısı, mide bulantısı gibi psikomatik sorunlarla karşılaşıldığında okul rehberlik biriminden destek almak ve yönlendirmelerine göre hareket etmek tutum birliği açısından önem taşıyor. Bu noktada çocuğa okuldaki her sorunu ailesiyle ve rehberlik birimiyle paylaşabileceği anlatılmalıdır.  

21 Ocak 2018 Pazar

YARIYIL TATİLİ NASIL DEĞERLENDİRİLMELİ?



“Çocuklar tatil döneminde güçlü yanlarını keşfedebilirler.”

Dersler, sınavlar, etütler, kurslar ile geçen eğitim yılının ilk döneminin ardından tüm öğrenciler bu yoğun tempoya 15 gün ara veriyorlar. Tatil döneminde çocukların kendilerine, çevrelerine ve hayata dair yepyeni keşifler yapabilecekleri aktivitelere yönelmelerinin yaratıcı ve güçlü yanlarını keşfetmelerini sağlayacağını belirten KAYI Okulları Genel Müdürü Deniz Demirtaş; tatilin verimli geçmesini sağlayacak, ailelerin ve çocukların öğrenmeye dair bakış açılarını değiştirecek altın tavsiyelerde bulunuyor.

2017-2018 eğitim öğretim yılının ilk yarısını tamamlayan öğrenciler tatil dönemini sabırsızlıkla beklerken, aileler çocuklarının bu dönemi verimli geçirmelerini sağlayacak planlar yapıyorlar. Yoğun bir tempodan çıkan öğrencilerin tatil dönemini, dinlenmeyi ihmal etmeden güçlü yanlarını keşfedebilecekleri aktivitelerle geçirmelerinin önemine değinen KAYI Okulları Genel Müdürü Deniz Demirtaş, öğrenmekten keyif alan ve kendi yeteneklerini keşfeden çocukların kendilerini çok daha mutlu ve değerli hissedeceklerini, bu sayede akademik ve sosyal yaşamlarında daha başarılı olacaklarına dikkat çekiyor. Demirtaş, ailelere tatil dönemini değerlendirirken mutlaka üzerinde düşünmeleri gereken noktaları şu şekilde sıralıyor:

  • Aileler olarak, öğrenmeye karşı çocuğun heyecan duymasını, bu konuda iç motivasyonunu geliştirmesini sağlayacak yönlendirmelerde bulunmalıyız.
  • Tatil döneminde sanat, spor, bilim aktiviteleri, geziler, hobi atölyeleri ile çocukların kendilerini keşfedebilecekleri farklı sosyal alanlara katılmalarını sağlamalıyız.
  • İlgi ve yeteneklerinin, potansiyellerinin farkına varan çocuklarımızın renkli, yaratıcı ve güçlü yanlarını desteklemeliyiz. Tatil sonrasında sürdürülecek programlarla ilgi ve yeteneklerin gelişimini devam ettirmek önem taşıyor.
  • Çocuklarımızın zayıf yanları yerine her zaman güçlü özellikleri üzerinde durarak onları bu alanlarda cesaretlendirmeliyiz.
  • Öğrenmenin hayat boyu devam ettiği algısını edinmelerini, öğrenmeye karşı heyecan duymalarını sağlayacak bir dille çocuklarımıza yaklaşarak, onlara hayatın provası niteliğinde yaşayarak öğrenebilecekleri, öğrenirken eğlenebilecekleri ortamlar sunmalıyız.
  • Bilgi, önemli bir özgüven kaynağıdır. Çocukların tatil döneminde eksik kazanımlarını tamamlamaları, eğitim öğretim yılına daha donanımlı devam etmeleri için konu tekrarı ve sınavlara hazırlık çalışmalarını aksatmamaları gerekiyor.
  • Kişisel gelişim kavramı içerisinde en etkili gelişim aracı, kitaplardır. Tatilde kitap okumaya başlamak, böyle bir alışkanlığa sahip olmayan öğrenciler için bu alışkanlığı kazanmaları, kitap okumanın keyfini yaşamaları açısından bulunmaz bir fırsat olacaktır.  
  • Tatil döneminde bedenin ve zihnin dinlenmesi, rahatlaması da gerekir. Bu nedenle bilgisayar ve televizyon kullanımını sınırlı bir seviyede tutmak, tatil programına açık hava ve arkadaşların dahil olduğu etkinlikler eklemek yararlı olacaktır.

29 Kasım 2017 Çarşamba

ARA TATİLDE ÖĞRENCİLERE TAVSİYELER


Öğrencilerimiz, 2017-2018 eğitim-öğretim yılının yoğun temposuna 9 günlük bir tatille ara verdiler. Bu tatil süreci; öğrencilerimizin dinlenmeleri, kendilerini yenilemeleri için iyi bir fırsat olmakla birlikte; eksik kazanımlarını tamamlamak, eğitim-öğretim yılına daha donanımlı devam etmek için de güzel bir fırsat dönemi.

Yoğun bir tempodan çıkan olan öğrencilere, tatil sürecinde hem dinlenmelerini hem de verimli zaman geçirmelerini öneriyoruz.

Öğrencilere ara tatil için bazı öneriler:

1. Konu tekrarı yapmak: Unutmayı önlemenin en iyi yolu yapılan tekrarlardır. Özellikle geçmiş konulardan çok fazla hatası çıkan öğrenciler genel tekrara ağırlık vermelidir. Yabancı dil eğitimini pekiştirmek adına tatil pek çok fırsat sunabilir. Öğrencilerin evde, turistik mekânlarda, arkadaşlar arasında yabancı dil ile iletişime geçmeleri yabancı dilde konuşma becerilerini geliştirmelerini sağlayacaktır. Ayrıca öğrenilen dilde kitaplar okumak, film izlemek, müzik dinlemek de oldukça faydalı olacaktır.
2. Eksik kalan konuları tamamlamak: Konu eksiği fazla olan öğrenciler, tatilde önceliği eksik konularını tamamlamaya ayırmalıdır. Çünkü eksik bilgilerin üzerine yapılan öğrenme verimli sonuçlar vermez, yeni bilgilerin tam ve bilinçli olarak öğrenilmesini engeller.
3. Çalışılmış olunmasına rağmen zayıf hissedilen derslere ya da konulara yoğunlaşmak: Örneğin, öğrencinin matematikten çok fazla eksiği varsa öğrenci tatil döneminde bu derslere daha fazla vakit ayırarak eksiklerini gidermelidir.
4. Yeni konular çalışmak: Konu eksikleri olmayan ve çalıştığı konulardan çok az soru kaçıran öğrenciler bu stratejiyi kullanabilirler.
5. Sınavlara hazırlık yapmak: Özellikle 12. sınıf öğrencilerimizin YKS konularını belirli ölçüde ilerletmiş olmaları önemlidir. Konuları tamamlamak, daha fazla soru çözme, çıkmış soruları analiz etme ve netleri arttırmak için faydalı olacaktır.

Ders eksiklerini tamamlama düzeyinde hazırlanan planların yanı sıra tatiller, öğrenciler için yeni şeyler keşfedebilecekleri ve kişisel gelişimlerine katkıda bulunabilecekleri zaman dilimleridir. Kişisel gelişim kavramı içerisinde en etkili gelişim aracı; kitaplardır. Kitabın başarı kazandırmadaki etkisi yadsınamayacak bir gerçektir. Ayrıca tatilde kitap okumaya başlamak, böyle bir alışkanlığa sahip olmayan öğrenciler için bu alışkanlığı kazanmaları, kitap okumanın keyfini yaşamaları açısından bulunmaz bir fırsattır. Bundan dolayı kitap okumak, iyi bir tatil programının olmazsa olmazlarındandır.

Tüm planlamaların ardından akıllara şu soru gelebilir: Peki, tatil demek ders çalışmak, tekrar yapmak ve kitap okumak mı demek? Tabii ki hayır!  Derslerin yorgunluğunun atılması, bedenin ve zihnin dinlenmesi ve rahatlaması da gerekir. Zaten okul olmadığından farklı aktivitelere ayıracak vakit olacaktır. Bundan dolayı da tatil programına keyif alınacak sosyal aktiviteleri de eklemek önemlidir.

Bu aktiviteler şunlar olabilir:
* Sevilen, geliştirici televizyon programlarını izlenmek.
* Bilgisayar ile çalışma ve bilgisayarda sınırlı oyun oynamak.
* Yakınları ziyaret etmek.
* Arkadaşlarla bir araya gelip ortak aktiviteler yapmak.
* Spor aktivitelerine katılmak.

* Kendisine katkı sağlayacak geziler ve hobilere daha çok zaman ayırmak.

9 Kasım 2017 Perşembe

SPOR GELİŞİME KATKI SAĞLIYOR


Spor, sadece sağlığı koruma ve güçlendirme amacı taşımıyor. Bedensel enerjinin ve ruhsal gerilimin boşaltılmasını sağlayan tedavi edici bir yönü de bulunuyor. Genel Müdürümüz Deniz Demirtaş, sporun anaokulu çağından itibaren yaygın bir şekilde eğitim programlarına dahil edilmesi gerektiği yönündeki tavsiyelerini aktarıyor.

Spor, sadece sağlığı koruma ve güçlendirme amacı taşımaz. Sporun bedensel enerjinin ve ruhsal geriliminin boşaltılmasını sağlayan tedavi edici bir yönü de vardır. Günümüzde spora olan ilginin giderek artıyor artması, beton duvarlar arasına sıkışmış hareketsiz, rutin yaşamların; sporun iyileştirici yönünü keşfederek, yeniden canlanma ve sağlığa kavuşma isteklerinin olumlu bir sonucudur.

Spor eğitiminin anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lise seviyelerinde yaygın bir şekilde eğitim programlarına dahil edilmesi ve çocukların farklı spor branşlarında eğitim almaları ise çocukların sporda seyirci olmanın ötesine geçerek, sporu gündelik hayatlarının bir parçası ve bir yaşam kültürü haline getirebilmelerine imkan sağlar.

Düzenli fiziksel egzersizler, çocukların kemik ve merkezi sinir sistemi gelişimini olumlu yönde etkilerken, kilo kontrolü ile dengeli bir şekilde kilo almalarını sağlar. Bunun da ötesinde düzenli olarak spor yapan, bir branş üzerinde yoğunlaşan çocuklar özgüvenlerini ve sorumluluk bilincini geliştirirler. Zamanı doğru kullanabilme, başkalarıyla iletişim kurabilme becerilerini kazanırlar. Takım sporları sayesinde paylaşmayı, dayanışmayı, yardımlaşmayı, ekip çalışmasını öğrenen çocuklar, kendi yeteneklerini keşfederler. Sporla hafızalarını ve aynı zamanda da zekalarını güçlendiren çocuklar; geniş bir sosyal çevreye sahip olurlar ve olumlu benlik gelişimi edinirler. Yarışan, kazanan, kaybeden çocuklar farklı duygu ve heyecanları deneyimleyerek mutlu olabilmeyi öğrenirler. Sporda edindikleri bilgileri günlük yaşamlarına aktararak başarılı olurlar, takdir edilirler. 

Spora başlamadan önce çocuğun sağlık tablosunu öğrenmek ve çocukları sağlık durumlarına göre spor alanlarına yönlendirmek önem taşır. Örneğin; 5 – 8 yaş arası çocuklar bütün vücut hareketlerini içeren, büyük kas gruplarına yönelik hareketleri yapabilecekleri atletizm, yüzme ve jimnastik sporlarına yönelebilirler. 8 – 10 yaş civarındaki çocuklar ise daha çok takım sporlarına yönelerek branşların temel spor bilgi ve hareketlerini edinmeye başlayabilirler. Çocukluk döneminde halk oyunları, dans, bale gibi hareketli aktiviteler de çocukların sağlıklı yollardan enerjilerini boşaltmalarını sağlayabilir.

Her zaman, her yerde spor!
Zihinsel gelişim ile fiziksel gelişim paralel bir süreçle gerçekleşiyor ve bu süreçte fiziksel gelişim zihinsel gelişimi destekliyor. Erken dönemde ne kadar çok uyarıcı ile beyindeki nöronlar aktive edilirse, ilerleyen yaşlarda beyin canlılığını koruyarak, kapasitesini genişletebiliyor. Çocukluğundan itibaren sporun içinde olan bireyler, yeni şeyler öğrenmede ve vücutlarını daha etkili ve verimli kullanmakta daha başarılı oluyorlar. 

Bu olguyu desteklemesi gereken okul müfredatlarının da çocuklara sporun her zaman ve her yerde yapılabileceği algısını kazandıran spor eğitim programları ile zenginleştirilmesi önem taşıyor. Beden eğitimi derslerini Cross Action programları ile zenginleştiren KAYI Okulları, öğrencilerin herhangi bir ağırlık, alet ya da ekipman kullanmadan temelde vücut ağırlığı ile yapılan hareketleri öğrenmelerini sağlıyor. Zindelik kazandıran, eğlence ve aksiyon açısından çok zengin olan bu program kapsamında çocukların en doğal ihtiyaçları olan koşma, zıplama, tırmanma, kaldırma, atma vb. hareketleri günlük hayatları içinde daha özgür, sağlıklı ve güvenli olarak yapmalarına katkıda bulunmak amaçlanıyor. Tatilde, parkta, bahçede, evde, her yerde uygulanabilen, temel güç ve kondisyon çalışmalarını içeren bu program ile öğrencilerin sadece iyi birer sporcu değil, aynı zamanda çalışkan, kararlı ve dirençli bireyler olarak yetişmeleri hedefleniyor. 

Cross Action uygulamaları yaş gruplarına göre nasıl ilerliyor?
Cross Action, 3-16 yaş aralığındaki çocuklara özel olarak yaptırılan, onların yaş gruplarına uygun olarak yönetilen ve uygulanan bir metodolojiye sahip, “güç – kondisyon” bağlantısını esas alan bir program bütünü. Grup ortamında yer alan çocuklar, ölçülebilen sonuçlar veren eğlenceli ve merak uyandıran egzersizlere dahil olarak herhangi bir ağırlık, alet ya da ekipman kullanmadan temelde vücut ağırlığı ile yapılan hareketler topluluğunu tanıyorlar. Futboldan, yüzmeye, jimnastikten, kayağa kadar her spor dalı için temel bir disiplin kazanıyorlar.

Fiziksel ve ruhsal faydaları özel olarak incelenen program, postur analizi ve egzersiz eğitimini kapsayacak şekilde anasınıfından lise sınıflarına kadar tüm seviyelerde müfredat içerisinde yer alıyor. Anaokulu yaş grubundaki çocuklar kendi yaşlarına uygun özel antrenman programlarına katılırken, ilkokul, ortaokul ve lise için ayrı antrenman programları uygulanıyor. Her yaş grubu öğrencinin gelişimi takip edilerek yaşı ilerledikçe tüm programlara dahil edilmesi sağlanıyor.

Erken çocukluk dönemlerinde, çocukların fiziksel ve nörolojik gelişimlerini destekleyen Cross Action programı; ergenlik dönemlerinde, gençlerin güçlenip, kondisyon kazanmaları, yaptıkları diğer sporlara da eğlenceli ve etkili bir şekilde temel oluşturmalarını sağlıyor.

7 Kasım 2017 Salı

LİSEYE GEÇİŞTE MAHALLİ YERLEŞTİRME SİSTEMİ NELER GETİRİYOR?


Ortaokulun ardından liseye geçişte TEOG yerine getirilen yeni model, kısa ve uzun vadeli birçok değişimi beraberinde getiriyor. Hem TEOG hem de daha önceki modellerle karşılaştırıldığında sistem iki temel farklılık arz ediyor: İlki, yapılacak merkezi sınava katılımın isteğe bırakılması. Diğeri ise merkezi sınava girmeyen veya sınava girdiği halde başarılı olamayan öğrenciler için eğitim bölgesine göre mahalli yerleştirme yapılacak olması. KAYI Okulları Genel Müdürü Deniz Demirtaş, bu sistemin getireceği yeniliklerle ilgili değerlendirmelerini paylaşıyor.

Liseye geçişte TEOG yerine gelen yeni modelin temelini oluşturan “eğitim bölgesi mahalli yerleştirme sisteminde” mahalli diye anılan sınırların geniş çapta ele alınması, öğrencilerin istemedikleri bir okula gitmek zorunda kalmasını engelleyebilecektir. Sayısı 1 milyonun üzerinde olan, yüzde 92 gibi ciddi bir çoğunluğun devam edeceği ve sınavsız girilebilecek liselerin; hem potansiyel talebi karşılayacak tür ve sayıda hem de öğrencilerin akademik ve sosyal gelişimini destekleyecek nitelikte olması gerekmektedir. 

Bir eğitim bölgesi sınırı içinde, nitelikli okullar ayarında fen liseleri, sosyal bilimler liseleri, Anadolu liseleri ve meslek liseleri çeşitliliğinde okullar bulunur hale getirilmelidir. Bu kapsamda sınavsız girilebilecek okulların yeniden organize edilerek itibarlarının yükseltilmesi, istenerek talep edilir hale getirilmesi uygun olacaktır. Böyle bir çeşitlilik ve kalite sunulamadığında, eğitimde fırsat eşitliğinden söz etmek mümkün olmayacaktır.

“Yüzde 9’luk dilimden başlayarak göreceli olarak nitelikli okulların bulunduğu bölgeye yönelecek ikamet göçü sebebi ile arzın üstünde bir talep oluşursa açıkta kalan olur mu? Açıkta kalan öğrenciler, bu beş tercih dışında başka bir okula mı yerleşir?” sorularının cevaplanması gerekmektedir. Dolayısıyla kendi beş tercihi dışındaki bir okula yerleştirilen öğrencilerde bir memnuniyetsizlik oluşabilecektir.

Yeni sistem MYS, sınava girmeyi seçime bırakan yanıyla, bazı öğrencilerin üzerinden sınav stresini alırken, “nitelikli bir lisede” okumak isteyip bunu ancak sınavda alacağı yüksek puan ve yüzde 8’lik dilime girmekle mümkün hale getirebilecek öğrencilerin sınav stresini tüm yıla yayacak.  Bu arada, sınav stresi yüksek bir puan alarak özel liselere burslu yerleşmek isteyen öğrenciler için de devam ediyor; çünkü özel liseler burslu öğrenci alırken, merkezi sınavın ya da kendilerinin yapacağı bir değerlendirme sınavının sonucuna bakacaklar.

TEOG’da sadece son sınıfın müfredatından sorumlu olan 8. sınıf öğrencilerinin, bu sene haziran ayında girecekleri 60 soruluk temel bilimler testinde, 6 ve 7. sınıf konularından da sorumlu tutulacak olmaları, stresi katlayan faktörlerden biri olacaktır. Çünkü TEOG, 8. sınıf müfredatından oluşuyordu. Bu noktada okullara büyük iş düşüyor. Kalan zamanda, 8. sınıf öğrencileri için 6 ve 7. sınıf kazanımlarına geri dönebilecekleri, bu anlamda öğrencileri destekleyecekleri yeni bir planlama yapmaları gerekiyor. Sınavın kapsamının bu yıla özel 8. sınıf müfredatıyla sınırlı tutulması, uygulamaya kademeli biçimde geçilmesi kaygı düzeyini azaltacaktır. Bu arada 6 ve 7. sınıf konularının sınav müfredatına dâhil edilmesi, zaman içinde özel okullara veya etüt merkezlerine talebi arttıracak gibi görünüyor. Her nasıl olursa olsun sınav sorularının ezber bilgiyi ölçmeyen, analitik düşünme becerisini kullanmayı gerektiren, yorumla yanıtlanabilecek özellikte hazırlanması, yeni sınavın eleme ve seçme niteliğini arttıracaktır. 

Liseye geçişte son yıllarda uygulanan tüm sistemler değerlendirildiğinde, okulların öğrenci aldıkları yüzdelik dilimler, yıl bazında ortaya çıkan küçük oynamalarla aşağı yukarı netleşmiş durumda. Yeni sistemin, “nitelikli” sıfatıyla yüzde 8 içinde ele aldığı okullar dışında kalan ve yüzde 12’lik dilime kadar inen skalada, iyi okullar mevcut. İşte bu okullar, sınavda istediği başarıyı yakalayamayıp yüzde 8 içinde yer bulamayan, akademik niteliği yüksek öğrencilerin devam edeceği okullar olacak. Bu okullara, sınavsız mahalli yerleştirmeyle de girecek öğrenciler olacak ve bu ikisi karılacak. Ortaya hayatı temsil eden karma bir profil çıkacak. Bu heterojen dağılım, farklı gelişim düzeylerindeki öğrencileri bir araya getirmesi açısından iletişim becerilerini geliştirecek ve akran öğrenmesini sağlayacak olmasıyla uzun vadede olumlu sonuçlar doğuracaktır. 

24 Ekim 2017 Salı

YENİ SİSTEM İLE NELER DEĞİŞECEK?


"Üniversiteye giriş sınavlarında yapılan değişiklik, eski sistemin aksayan taraflarını giderme amacıyla yola çıkılmış olması bakımından önem taşıyor." diyen KAYI Okulları Genel Müdürü Deniz Demirtaş üniversiteye giriş sisteminde yapılan değişikliği değerlendiriyor.

Puan türlerinin ve sınav oturumlarının azaltılmış olması, öğrencilerin karmaşıklıktan uzak, daha yalın bir sistemle karşılaşması anlamına gelecek, bu durum sınavda öğrenci başarısını ve motivasyonunu arttıracak. Böylece öğrencilerin üzerinde uzun süre devam eden sınav stresi ve baskısı hafifleyecek. Öte yandan Eşit Ağırlık puanını oluşturacak testlere, tarih ve felsefe grubu derslerin dahil edilmemiş olması, öğrencilerin bu derslere gereken önemi vermemesi sonucunu doğurabilecektir. Oysaki, bu iki ders, muhakeme becerisi oluşturmada belirleyici dersler olarak öne çıkmaktadır.

 Zamanlama olarak haziran ayında yani eğitim yılının sonunda veya tamamlanmasının ardından öğrencilerin sınava girecek olması da 12. sınıf eğitim müfredatının tam olarak öğrencilere aktarılması, okul motivasyonunun yıl sonuna kadar korunması açısından doğru bir karar. Yeni sistemde orta öğretim başarı puanının yine etkili olacağı görülüyor. Bu noktada önerimiz orta öğretim başarı puanının daha adil belirlenmesi açısından MEB tarafından 9, 10 ve 11. sınıflarda uygulanacak merkezi, açık uçlu sınavların devreye alınmasıdır. Açık uçlu sınavlar ve bu sınavlar sonrasında yapılacak öğrenciye özel takviye çalışmaları ve ödevlendirmeler; öğrenme kalitesini tüm lise sürecinde arttıracaktır.

30 Eylül 2017 Cumartesi

ÇOCUĞUNUZ HALA OKULA UYUM SAĞLAYAMADIYSA...


2017-2018 eğitim yılında okula ilk defa adım atan okul öncesi, hazırlık ve ilkokul dönemlerindeki çocuklar, yeni bir kademeye başlayan öğrenciler sıklıkla okula uyum temelli sorunlarla karşılaşabiliyor. Çocukların bu konudaki kaygıları kimi zaman uzmanlar eşliğinde incelenmesi gereken daha temel sorunları işaret etse de, çoğunlukla ailelerin üstesinden kolaylıkla gelebileceği bir uyum süreci olarak görülüyor. Çocukların her gün yeni bir şeyler öğrenmenin keyfini yaşadıkları, eğlendikleri, mutlu ve değerli olduklarını hissettikleri bir eğitim ortamında okula daha kolay uyum sağladıklarını belirten KAYI Okulları Genel Müdürü Deniz Demirtaş, bu süreci çok daha sancısız geçirmek isteyen aileler için önerilerini paylaşıyor.

Okula uyum süreci merak ve korkunun birbirine karışmış halde yaşandığı bir süreçtir. İç içe geçmiş bu iki duygunun kaynağına baktığımızda sıklıkla bilinmezliğin yarattığı karmaşayla karşılaşırız. Okulun nasıl bir yer olduğunu, okulda nasıl insanlar olduğunu, okula neden gittiğini, okulda ne kadar ve nasıl zaman geçireceğini tam olarak bilemeyen bir çocuk için tüm bu cevap bulamadığı sorular okula uyum sürecini zorlaştıran kaygılara neden olabilir. Bu bilinmezliğin içinde her çocuk farklı soru işaretleri ile birlikte okulla tanışır.

Bu ilk tanışma döneminde okula “merhaba” diyen çocuklar için birlikte vakit geçirdikleri anne-babadan ayrılmak da okul ile bağdaştırılan olumsuz bir etki yaratabilir. Bu süreci zorlaştıran yenikliklerden bir diğeri de yeni sınırların, doğruların ve yanlışların olduğu büyük bir grubun bir parçası olmaya alışmaktır. Çocuklar içine dahil oldukları, olmaya çalıştıkları yeni grupların içinde paylaşmayı, sınırları, kendi haklarını ve bu hakları nerede, nasıl, ne şekilde koruyacaklarını öğrenirler.

Uyum sürecine dikkat!
Tüm bunları hesaba kattığımızda okul öncesi, hazırlık, ilkokul dönemlerinde daha sık karşılaşılan okula uyum temelli sorunların aslında normal bir süreç olduğunu görmekteyiz. Peki, küçük çocuklarımızın dünyalarında büyük yer kaplayan okul ile ilgili soru işaretlerini ve okul kaygısını azaltmak, okula uyum sürecinde onların yanında olabilmek için neler yapabiliriz?
Okula uyum, evde başlar. Uzun bir tatil sonrası evde tekrar düzenli bir yaşamın başlaması kilit noktadır. Bu açıdan aileler teknolojik aletlerin kullanım süresini, ders çalışma, uyku saati gibi zamanlamaları öncelikle düzenlemelidir.
Çocukların okulu keşfetmeleri, okula ve eğitmenlerine güvenmeleri bir süreçtir. Bu alışma döneminde çocuğunuzla, okul ve öğretmenleriyle ilgili olumlu yorumlarınızı, okulun güvenli bir yer olduğuna dair inancınızı paylaşmanız uyum sürecini kolaylaştıracaktır.
Okulda kimlerin olduğunu, birlikte neler yapacaklarını, anne ve babaların niçin okulda olmadıklarını açıklamanız, okulda yapılan aktiviteler üzerine sohbet etmeniz okul kavramının çocuklarda yerleşmesine ve uyum sürecine destek olacaktır.
Çocuğunuzun okul içerisinde gün içinde karşılaşacağı insanları tanımasının yanı sıra kullanacağı alanları tanıması, arkadaşlık bağları kurması okula olan olumlu bakış açısını geliştirecektir.
Okula uyum sürecinde yaşanabilen baş ağrısı, mide bulantısı gibi psikomatik sorunlarla karşılaşıldığında okul rehberlik biriminden destek almak ve yönlendirmelerine göre hareket etmek tutum birliği açısından önem taşır. Bu noktada çocuğa okuldaki her sorunu ailesiyle ve rehberlik birimiyle paylaşabileceği anlatılmalıdır. 
Okula bırakma sürecinde vedalaşmalar kısa ve net olmalıdır. Vedalaşma sürecinde çocuğunuzu alacağınızı, eve döneceği saati belirtmeniz onu rahatlatacaktır.

FEN BİLİMLERİ DERSİNDE LABORATUVAR ÇALIŞMALARININ ÖNEMİ

“Bana balık vereceğine balık tutmasını öğret” demiş bir Çin atasözü. Bilgi çağının yaşandığı günümüz eğitim sisteminde de temel amaç, ö...